doğu

 

 

Parmak bir yeri gösterdiğinde, sadece aptallar parmağa bakarlar.

Çin Atasözü

 

 

 

Bu Çalışmayı Nasıl Okumalısınız:

Bu kitap iç içe girmiş iki çalışmadan oluşmuştur.

Birinci çalışmayı bölüm başlıkları teşkil eder. Bu başlıklar kitabın ismi ile doğrudan ilgilidirler. İkinci çalışma başlıkların altında yazılmış olan denemelerden oluşmaktadır. Hiçbir deneme tama anlamı ile başlığın tüm izahatı niteliğinde değildir. Okuyucu denemeleri okurken başlıklarla ilgili benim dikkat çekmeye çalıştığım bir veya birkaç yönü görecektir. Başlık tam anlamı ile açıklanmak istense idi pek çok farklı şey yazılabilirdi. Bunu yapmak için kendimi tam anlamı ile yetkili görmedim çünkü doğada olduğu gibi sosyal gerçeklerde de kesin doğrulara ve yanlışlara inanmam. Her şeyin bakış açınıza göre farklı yüzleri ve renkleri vardır. Ayrıca içimdeki “okunabilir” olma dürtüsü de galip geldi. 

Deneme yazmak okumaktan çok daha keyiflidir. Ümit ederim denemeleri başlıklardan çok seversiniz.

Her bir deneme hakkında görüş ve önerilerinizi bana yazabilirsiniz. Emin olunuz ki muhakkak dikkate alınacaktırlar. Hatta kanaatimce paylaşılmaya değer olanları sayfada yerlerini dilerseniz isminizle birlikte yerleştirilecektir. Dilerseniz yeni bir konu başlığı dahi önerebilirsiniz.

Aşağıdaki bölüm başlıklarının hemen altında yazılmış ve denetlenmiş olan denemeler sizinle gelecek zaman içerisinde paylaşılacaktır. Büyük kısmının yazılması bitti bile. Ümit ederim katkı ve cesaretlendirmelerinizle diğerlerini de kısa zamanda yazabileceğim.

Konu Başlıkları:

Önsöz

Giriş: Nerede duruyorsunuz?

A- Tarihi ve Ekonomik nedenler

1- Tarihsel olaylar

2- Tarihi ve Ekonomik Gelişmelerin Sonuçları

B- Devlet hizmetleri ve kurumları

1- Hukuki altyapı ve hukuk anlayışı

2-Yönetim Zaafları

3-Eğitimin yetersizliği

C- Sosyolojik/Kültürel/Psikolojik Yapıdan kaynaklanan nedenler

1-Şehirleşmenin geç kalması

2- Sosyo/kültürel-psikolojik yapı

3- Farklı Psikolojik formasyon ve yapılar

4- Mekan, obje, ailevi/bölgesel kültürel birikimin eksikliği

5- Kadın Hakları, Kadın erkek ilişkileri

6- Din/Laiklik

D- Diğer Nedenler

Sonuç

Önsöz

Bu Çalışma aslında yaklaşık 35 yıldır kafamı yoruyor.

Bu 35 yıl boyunca içinde yolculuk ettiğim yaşam boyunca bütün siyasi ve sosyal gelişmeler bana “bunları artık yazmalıyım” dedirtti. Zaten çeşitli çevrelerde sürekli gündemde olan bu konu yoğun olarak Demir Perde’nin yıkılışından hemen sonra Samuel Huntigton’un yazdığı kitap ile gündeme gelmişti. O yıllardan bu yana her yıl Nobel ödülleri dağıtıldıktan sonra tekrar tartışılır. Şimdilerde Arap Baharından sonraki gelişmeler sonucu tekrar yoğun tartışılıyor.

Orta Doğu halklarının ve daha da önemlisi medeniyetinin içine düştüğü çıkmazın nedeni olarak slogan niteliğinde tekrarlanan ve kanaatimce doğruluk payı yok denecek kadar az olan “ Neden: İslam dininin öğretileri ve felsefesidir” çığırtkanlığı hiçbir şekilde bütün sorulara cevap değildir. Kanaatimce neden dini olmaktan çok daha fazla kültüreldir. Dikkat ederseniz aynı dinden bile olsa dini kurumlar ve kuralların yorumlanmasında bölgesel farklılıklar vardır. Örnek olarak Doğulu ve Batılı Hristiyanların aynı mezhepten olsalar bile kültürel ve ahlaki yönden anlayışlarında öyle farklar gözlemlenir ki Doğu Batı düşünce ve yaşam şekli farklılığının dini felsefe ile açıklanması mümkün olmaz. Esasen bugün dini kimlikler olarak açıklanmaya çalışılan pek çok tarif aslında kültürel renklerin çeşitliliğinden ibarettir. Bana göre toplumların davranışlarını etkileyen dini kimlikler ve öğretiler değil tam tersine dini kimlik ve öğretileri şekillendiren toplum kültürüdür.

Bu çalışmayı yazarken az örnek göstermiş olsam da kafamda kurduğum laboratuarda hep dünya Yahudi Diasporasını irdeledim.  Yahudiler, Doğuda ve Batıda her yerde dini kimlik ve dini kültürleri ile birlikte yaklaşık 2000 yıldır yaşıyorlar.  Ancak dışarıdan yüzeysel bakınca çok az fark edilse bile Doğuda ve Batıda çok farklılar. Aralarında çatışmalara neden olabilecek bu derin farklılıklara rağmen çok değişik coğrafyalarda, tarih boyunca onca baskı ve eziyete rağmen varlıklarını kısa zamanda uyum göstererek sürdürebilmişlerdir.  Azınlık psikolojisinin ve tarihin yarattığı korkularını;  var olabilme ve başarılı olarak var olabilme mecburiyetlerinin doğurduğu içgüdüleri ile harmanlayarak her kültürde ve coğrafyada ortak birtakım kimlik özelliklerini yaratabilmişlerdir. Bana göre bu başarının nedenleri sayısızdır ancak en belli başlı iki nedenden biri çok kuvvetli çekirdek aile yapısını nesiller boyunca her yerde yaratabilmiş ve yaşatabilmiş olmalarıdır (ki kısmen bu Doğu kültürünün bir yönüdür) İkinci ana neden de her koşulda (hatta dini ibadette bile) sorgulama, kuşkulanma ve tartışma kültürünü geliştirmeleridir. (ki bu da kısmen Batı kültürünün bir yönüdür)

9/11 ve sonrasında gelişen İslamofobi  bana göre tıpkı 19. YY Antisemitizmi gibi bir sosyal hastalıktır. Ve ne yazık ki tıpkı grip mikrobu gibi farklı dönemlerde farklı şekillerde toplumları etkilemeye devam edecektir. Ancak şunu da vurgulamak gerekiyor, ne yazık ki İslam toplumlarının da epeyce kusuru var. Böyle olmadığını iddia edip yazmak inanmış bir Müslüman için bile çok fazla taraflılıktır.  Doğuda yaşayan eğitimcilere, sosyal bilimcilere ve politika yapıcılara çok iş düştüğüne inanıyorum. Yapılması gereken tartışmak, konuşmak ve yılmadan çekinmeden üzerine çalışıp yüzleşmekten ibarettir. Bunun da acılı yıpratıcı ve üzücü bir süreç olacağının farkında olunmalı. Ümit ederim ki bu mütevazi çalışmam bu sürecin gelişmesinde faydalı olur.

Son olarak aşağıda yazılı olan konu başlıklarının altını kendi yorum ve açıklamalarım ile doldurmam konusunda çok tereddüt ettim.  Konunun yorulmanım açıklanması için başlıkların belirlenmesinin yeterli olacağını kitabın son satırını yazarken bile düşünüyordum. Okuyucu muhtemelen açıklama ve yorumlamalarımı paylaşmayabilir ya da çeşitlendirip çoğaltabilir. Bu kitabın amacı sadece Doğu nun geri kalmışlığının nedenlerine işaret etmektir kesinlikle herhangi bir kültürü aşağılamak değildir. Esasen herhangi bir kültürü aşağılamak hiç kimsenin haddi de değildir.

dogubati.eu

 

Giriş :  

Nerede duruyorsunuz?

Eğer Orta-Doğu, Balkanlar ya da Kafkasya’da, bir Üniversite’de Sosyoloji kürsüsünde bir profesör olsa idim öğrencilere ilk derste kendimi bile tanıtmadan şu soruyu sorardım?

Nerede duruyorsunuz? Bana bir sayfalık bir yazı ile açıklama verir misiniz?

Kendinizi ruhen nerede tanımlarsınız? Ne kadar Doğu’da ne kadar Batı’da yaşıyorsunuz? Ailenizi, çevrenizi, eğitiminizi, doğduğunuz veya yaşamakta olduğunuz coğrafyayı sormuyorum.  Siz kendinize göre ne kadar Batılı ne kadar Doğulusunuz?

Bu sorunun cevabı her bir öğrenciden tam anlamı ile dört boyutta da yani doğduğu yetiştiği ve son olarak bulunduğu coğrafyaya göre, ailesinin, öğretmenlerinin ve çevresinin kültürel kökenine ve bu kökeninin zaman içerisinde ne kadar çeşitlendiğine  göre, öğrenciye sorunun sorulduğu zamana ve o zamanın ruhuna göre ve en önemlisi öğrencinin kendini görmek istediği kimliğe göre çok çeşitli şekillerde  gelecektir.  Muhtemelen çok büyük bir kısmını çan eğrisi gereği daha okuduğum ilk satırdan sonra büyük bir zevkle fırlatıp atacağım. Çünkü bunlar, soruyu sorduğum dönemin ruhuna uygun dar görüşlü içi boş laf salatası ile dolu olacaklar. Ama eminim öğrencilerin arasında olağanüstü fikir kışkırtıcıları da olacak ve bu sorum onları da düşünmeye sevkedecek.

Sakallı Celal lakabı ile tanınan Celal Yalınız adlı bir düşünürün  “Türkiye’de aydın geçinenler Doğu’ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı’ya doğru koştururlar” dediği yıllarda muhtemelen 3-4 yaşlarında kendini oldukça Batı’lı hisseden bir ailenin çocuğu idim. Bu hissiyatın bir ölçüde  “wishful thinking”  içerdiğini anlamam için 50 yıl geçmesi gerekti. 

Oysa ben çok büyük ölçüde Batı değerlerine göre yaşamaya çalışan bir ailenin çocuğu idim. Öncelikle atalarımızın 500 yıl kadar önce İspanya dan geldiğini öğrenmiştik. Büyükanne ve büyükbabalarım kendi aralarında ve çocukları ile içinde Türkçe, Rumca kelimelerle dolu çok eski bir İspanyolcayı (Ladino) konuşuyorlardı.  Ancak bu dilin benim yanımda konuşulması yasaklanmıştı. Büyükbabam (Annemin babası) ikinci dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin etkilendiği aşırı milliyetçi akımlar gereği azınlıklara yönelik yaratılmış “Vatandaş Türkçe konuş”  kampanyasının liderlerindendi ve annem ve babamın da onayı ile “iyi ve aksansız Türkçe” konuşabilmem için Ladino’dan uzak tutulmama karar verilmişti. Bu yüzden genellikle evlerinde birden fazla dilin konuşulduğu çocuklarda gelişen dil öğrenme becerisinden yoksun büyüdüm, ileriki yıllarda İngilizce öğrenmek için daha fazla kafa patlatmam gerekti. Ayrıca deyimleri, yerleşmiş şakaları ile 500 yıllık bir kültürü taşıyan hümanizma dolu bir dili dolayısıyla hayata bir bakış açısını da kısmen sonradan edinebildim.

Evde o döneme göre zengin sayılabilecek bir kütüphane vardı. İlk okumayı söktüğüm andan itibaren babam her hafta ne okuyacağıma karar veriyordu ve önerileri genellikle Batı kültürünün klasikleri, Nobel ödüllü yazarlar ve arada bir dinlenmem için yine Batılı yazar/çizerlerin çizgi romanları. Küçük yaştan itibaren ileride yabancı tedrisatta eğitim veren bir okulda eğitim almam için gereken her şey yapılmıştı.  Babam orta düzeyde geliri olan bir muhasebeci idi ama benim İstanbul’un en Batılı görünen semtinde büyütülebilmem için gelirinin çok büyük bir kısmını hiç şikayet etmeden bu semtin oldukça yüksek ev kiralarında harcıyordu.

İlkokul öğretmenim tam anlamı ile Kemalist bir asker kızı ve asker (üstelik Denizci) eşi idi ve sınıfımızda bulunan köy kökenli kapıcı çocuklarına karşı nerede ise acımasızdı.  Yıllar sonra devlet okulunda bulunmamıza rağmen sınıfımın azınlık çocukları ve daha “çağdaş” ailelerin çocukları ile doldurulmuş “seçkin” bir sınıf olduğunu anladım. Muhtemelen sınıf öğretmenimiz ve o dönemde benzer okulları yönetenler Sakallı Cemal’in sözünün farkında idiler ve yakın gelecekte geminin yönünü değiştirebilecek kaptanları yetiştirdiklerini zannediyorlardı. Biz sınıftaki Yahudi çocukları (o dönemde o okulda Rum ve Ermeni azınlık çocukları yoktular) tıpkı Kemal Atatürk’ün devlet başkanlığı süresinde yaşatmaya çalıştığı Cumhuriyet Baloları ve Anadolu, Cercle d’orient  kulüplerinde olduğu gibi doğulu Müslüman Türklere, batı tipi yaşamayı öğretmeleri için seçilen azınlık mensupları büyüklerimiz gibi idik. Tabi bu ayrıcalığımızın farkında da değildik.  Üstelik benim ailemin ne kadar batı tipi “savoir vivre”  bilen bir aile olduğu oldukça şüphe götürürdü. Bayramlarda halen büyükbabamın elini öpmeye götürülür büyüklerin yanında ancak kendisine hitap edildiğinde konuşmam beklenirdi. Muhtemelen sınıf arkadaşlarım içerisinde pek azı böyle bir atmosferi normal karşılarlardı ama ben farklılıkların bilincinde değildim.   Kısacası benim baktığım yerden Türkiye tırnak içerisinde “uygar batı” ülkesi idi. Biraz yoksulduk ama doğulu adetlerimizden ve bakış açımızdan uzaklaşabildiğimiz oranda hızla gelişecektik. Öte yandan bu en Batılı çevrede biz yani annem babam ve benim Batılığımızın altı ne kadar dolu idi? Bu görünüşte Batılılık uğruna kazandığımız çok şey oldu elbette ama kaybetmekte olduklarımız değerlerin de ne kadarının farkında idik? Bizler kendimizi Batılı sanıyorduk ama aynı dönemde Israil’e göç etmiş olan akrabalarımız orada Arap ülkelerinden göç etmiş diğerleri ile birlikte Batılı kökenli Aşkenazlar tarafından ikinci sınıf insan muamelesi görmekte olduklarını söylüyorlardı. Israilli büyük yazar Amos Oz un Aşk ve Karanlık isimli kitabında anlattığı büyükannesinin öyküsü çok çarpıcıdır. Biz doğulu Yahudiler ne kadar eğitilmiş olursak olalım “doğunun mikropları”na alışıktık. Öte yandan Amos Oz un Doğu Avrupa nın en doğusundan gelme büyükannesi ile benim büyükbabamın ve hatta Kemalist öğretmenimin çok ortak yanı olduğunu şimdi fark ediyorum.

Soğuk savaş yıllarındaydık. Doğduğum ve eğitim aldığım bu coğrafyada iktidarlar genellikle 2. Dünya savaşı öncesi Batılı rejimlerin taklitçileri Askeri ve sivil bürokratların temsilcilerinin ellerinde idi. Bu kadrolar formasyonları icabı yaratıcılıktan uzak yönetmeliklere ve emirlere uygun hareket etmeye alışık idiler. Ayrıca gizlemeye ve unutmaya çalıştıkları doğulu kültür ve yaşam biçimlerinden de yoksun kalmışlardı. Açıkçası şimdi geriye dönüp baktığımda hep puslu kapalı bir gökyüzünün altında yeknesak boğucu bir atmosferi hatırlıyorum. Tabi ki psikolojik bir algılama bu. Şimdilerde aynı ülkelerde endişeler ve öfke ile dolu kalabalıklar var hiç kimse tam olarak ne istediğini bilmiyor ama bana gelecek korkusunun verdiği huzursuzluk dışında psikolojik olarak hava daha açıkmış gibi geliyor.

Öğrencilere soracağım soruya geri dönersem eğer. Ben kendim yaşadığım her on yılın sonunda (ki bunların sayısı az değil) kendi kağıdımı farklı cevaplarla dolduracağımı biliyorum.  Kim bilir coğrafyanın çeşitli yerlerinden ve farklı farklı kültürel kökenli  öğrencilerim 20 li yaşlarının başında henüz birkaç kez formatlanmadan önce neler yazacaklar?  Biz gerçekten nerede duruyoruz?   Bizi bir kokteyl/mozaik ya da karışım olarak şekillendiren çok sayıda dinamikten hangisine daha yakın durabiliyoruz.  Hangi dinamik görüntümüzü, hangisi söylemlerimizi, hangisi inançlarımızı, hangisi hayata bakışımızı, hangisi ilişkilerimizi, hangisi beklenti ve istemlerimizi, hangisi çalışma metotlarımızı, hangisi kendi kendimize bakışımızı belirlemiş? Bakış demiş iken içinde bulunduğumuz Orta-Doğu evinin dışarı açılan batısındaki ve doğusundaki çok sayıda pencereden hangilerini ne zaman kullanıyoruz?  Ve asıl can acıtan soru da şu:  Neden Orta-Doğulu olmak pek çoğumuzun ruhunda fırtınalar koparıyor? Batılılara için için özenip Orta-Doğulu olmayı kafaya takmak, tutku ile bağlı olduğunuz büyük bir aşkla  sevilen, işveli, cilveli, çekici ama beceriksiz, cahil, yoksul, kavgacı, utandırıcı bir sevgili ile fırtınalı bir aşk yaşamak gibi bir şey. 

Hepimiz bu Oryantal güzelin meziyetlerinin bilincindeyiz. Peki bu sevgili neden yoksul, pek çok konuda cahil, kavgacı ve beceriksiz? Şimdi nedenleri üzerinde durmaya çalışacağım. (Mayıs 2014)

dogubati.eu

 

 

 

 

 

A- Tarihi ve Ekonomik Nedenler

1- Tarihsel Olaylar

2- Tarihi ve Ekonomik Gelişmelerin Sonuçları

       Orta-Doğu da tarihin yükü ağırdır.

 

B- Devlet hizmetleri ve kurumları

1- Hukuki altyapı ve hukuk anlayışı

2-Yönetim Zaafları

3-Eğitimin yetersizliği

 

C- Sosyolojik/Kültürel /Psikolojik Yapıdan kaynaklanan nedenler

1-Şehirleşmenin geç kalması

2- Sosyo/kültürel-psikolojik yapı

- Bilinmeyenden olan korku

- Otoriteden korku

- Yabancı korkusu

3- Farklı Psikolojik formasyon ve yapılar

  • Kaybetmeyi bilmek
  • Kıskançlık ve baltalama
  • Batı ile olan ilşkilerde sağlıksızlık
  • Aşağılık duygusu ile red ediş
  • Aşırı hayranlık eleştirici bakış yoksunluğu
  • “Taklit-kopya” nın ayıp ve itici olması
  • Öğrenilmiş Acizlik (Geçmişin Yükü)
  • “Üstün Kimlik” yanılgısı
  • Merak-soru sorma-sorgulamanın ödüllendirilmemesi hatta ayıplanması
  • Başarının özendirmekten çok kıskanıldığı coğrafya
  • Aile içi ilişkilerde ve hiyerarşide sağlıksız yapısal özellikler

4- Mekan, obje, ailevi/bölgesel kültürel birikimin eksikliği

5- Kadın Hakları, Kadın erkek ilişkileri

6- Din/Laiklik

  • Dogma, bağlayıcı gelenek ve örf adetlerin dini kuralların önüne geçmesi
  • Ahiret inanc
  • Kadercilik
  • “Beklenen cennet” sendromu
  • Dini kuruluş, uygulama ve araştırmalarda çeşitliliğin engellenmesi
  • Dinamik, araştırmacı, bilimsel dini kurumların eksikliği
  • Dini yaşamın – bir yaşam şeklinden çok bir kısıtlama ve tek tip yaşam şeklinde sunulması
  • Laik dini kurum ve dindarların sürekli çatışması
  • Laikliğin anlaşılamamış ve özümsenememiş olması
  • Dinin siyasallaştırılmış olması

                            -Dindarların bir taraf gibi telakki edilmesi (kendilerince ve yüzyılın başında devlet tarafından)

                            -Sanat-bilim ortamlarında dini referanslara gereğinden fazla itibar edilmesi (her iki yönden)

 

D- Diğer Nedenler

  • Ekolojik ve Coğrafi nedenler
  • Çizgi Romanlar

Sonuç

Category: Genel | LEAVE A COMMENT